SEVGİMİZİ YİTİRDİK Mİ?

“Halkımızın sadece yüzde 11,6’sı genelde insanlara güvenilebileceğini düşünürken; yü ...

20.5.2017 10:35:00

“Halkımızın sadece yüzde 11,6’sı genelde insanlara güvenilebileceğini düşünürken; yüzde 82,9’luk büyük çoğunluk, diğer insanlarla etkileşime geçerken çok dikkatli olunmasını söylemekte. Bir başka deyişle,  Türkiye toplumunun birbirine çok güvendiği söylenemez.”

Yukarıdaki ifade; yaklaşık 100 ülkenin katıldığı ve dünyanın en kapsamlı sosyal araştırma projesi olarak kabul edilen ve 2017 başında yayımlanan son “Dünya Değerler Araştırması” Türkiye verileri analizine ait. Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer’in Türkiye ayağını yönettiği araştırma, bir ülkede yaşayan insanların değer yargıları, inançları ve “öteki” olarak kabul edilen farklı sosyal gruplara ve kişilere yönelik yaklaşımlarını ölçüyor; toplumun hoşgörü ve demokrasi düzeyini belirlemeye çalışıyor. Türkiye’yi çok geleneksel ve aşırı muhafazakar bir toplum olarak tanımlayan araştırmanın ortaya koyduğu verilerin bir kısmına bakalım;

·         Aile Türkiye toplumunda yüzde 95,6’lık gibi çok yüksek bir oranda önem görmekte

·         Halkın yüzde 97,3’ü dini inanca ya da gruba ait. Bu çok yüksek oran Türkiye’de insanların dindar olduklarını ya da en azından öyle gözükmeye çalıştıklarını göstermekte

·         Sağlık konusunda kendini çok iyi hissedenlerin oranı yalnızca yüzde 18,8 iken, kendini sağlıksız hissedenlerin oranı ise yüzde 47,6

·         Kendini tamamen mutlu hissedenlerin oranı sadece yüzde 14

·         Toplum “boş zaman” kavramını halen lüks olarak algılamakta olup, bu kavramı önemli bulanların oranı yalnızca yüzde 41,9

·         Halkın yüzde 95,5’i bir spor faaliyetine sahip değil. İnanılmaz düşük bir oran

·         Halkın yüzde 96,6’sı herhangi bir sanat faaliyetinde bulunmuyor. Ortalamanın çok altında bir oran

·         Halkın yüzde 97,4’ü bir sendika üyesi değil. Dolayısıyla Türkiye toplumu örgütsüz bir toplum

·         Halkın yüzde 94,9’u bir partiye aktif olarak üye değil. Yine örgütsüz bir toplum tezini, doğruluyor

Araştırma Türkiye’yi sanat ve spordan uzak yaşayan, hayata bağlılığı iş ve televizyonla sınırlı kalan bir toplum olarak tanımlıyor ve ekliyor; “Bu durum adeta, bir toplumun verimsizleşmesi için özel olarak tasarlanmış bozuk bir sosyo- ekonomik düzeni işaret etmektedir.”

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre; Türkiye’de ortalama on kadından dördü eşinden ya da birlikte yaşadığı erkekten şiddet görmekte. 2016’da 367 kadın ve aile bireyi öldürüldü, 109’ u da yaralandı. Düşündürücü olan, bu cinayetlerin yüzde 85’inin kocalar, eski kocalar ya da sevgililer tarafından işlenmiş olması.

Kadına şiddetin yanında, çocuk istismarı, tecavüzleri, cinayetleri ahlaksızlığın her türlüsü, yolsuzluk, rüşvet bir sistem sorunu olarak karşımızda duruyor.

Sosyal yaşamın her alanında; trafikte, alış verişte, kafe/ restoranda ve en üzücü olanı eğitim kurumlarında, yurtlarda ve spor sahalarında görülmedik olaylar yaşanıyor. Öfke, kin nefret duygularının öne çıktığı bu süreçlerde; tacizler, tehditler, saldırılar, tecavüzler, yaralanmalar hatta ölümler sıradanlaşmış durumda.

Toplumun temsilcilerinin boy gösterdiği TBMM’ndeki iletişim kalitesinin düşüklüğü, milletvekillerinin küfürleri, kavgaları, TV’lerde yayımlanıyor, empatik dinleme kalitesinden eser yok, farklı düşünceye tahammül kalmamış durumda, her türlü hakaret, taciz, şiddet öğeleri sergileniyor. Son yıllarda görülen bu yoz siyasetin, yaşamımızın her alanında rol model olduğunu görüyoruz; kızmak, bağırmak, kafa tutmak, efelenmek prim yapıyor ve hızla yaygınlaşıyor. Ne yazık ki bu tavırlar belli bir toplumsal desteğe sahip ve yapana kredi kazandırdığını söylemek yanlış olmaz. Referandum sonrası yoğunlaşan parti içi iktidar mücadelelerinde ise; aynı parti içinde, aynı ideal uğruna siyaset yapanların ve onların destekçilerinin yaklaşımları, sergiledikleri sevgisizlikleri, örseleyici dilleri ibret verici ve hep birlikte film gibi izliyoruz.

NEDEN SEVGİSİZ BİR TOPLUM OLDUK?

Ünlü psikolog Abraham Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” kuramına göre “temel ihtiyaçlar” olan barınma, beslenme ve üremeden sonra “güvenlik ihtiyaçları” olan iş, ahlak, aile, mülkiyet gelir. Sevgi, ait olma ihtiyacı ise bir üst kategorik ihtiyaç olarak tanımlanır. İnsan “sevgi” ihtiyacından önce temel ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bunları yapabilmek satın alma gücü gerektirir, yoksa ihtiyaçlar karşılanamaz. Günümüzde gençlerin iş bulması, aile kurması, geçimini sağlaması tek kelime ile mucize. Zaten evlilikler ailelerin desteği ile kuruluyor, aileler destek verince de sürece müdahil oluyorlar. Kendi değerlerini, anlam dünyalarını yansıtan talepler sergiliyorlar. Bu durum çiftler üzerinde baskı oluşturuyor, ailelere bağımlılıkları artıyor, bu ise özgürlük alanını daraltıyor, kendi kararlarını alamıyorlar, kendi tercihleriyle yaşayamıyorlar. Sınırların olmadığı bu ilişki tipi günümüz sosyolojisine de uygun değil.

Tarımdaki nüfusun azalmasına paralel olarak geleneksel aile yapısı parçalandı, artık üç kuşak birden aynı çatı altında yaşamıyor. Kente gelmişler, kentte yaşıyorlar ancak kentlileşemiyorlar. Kentleşme ve kentlileşmek ayrı kavramlar. Kentte çekirdek aile yapısı yaygın, ancak o da parçalanma sürecinde; aynı evi paylaşsalar da her bireyin ayrı bir dünyası var. Günümüzün bilgi toplumunda “Atomize birey” diye adlandırılan ve kendi tercihleriyle yaşamak isteyen, dolayısıyla yalnızlaşan insanlar hızla çoğalıyor. Genelde aileler artık birlikte yemek yemiyorlar, aynı TV kanalını izlemiyorlar, farklı tercihleri var. Bu farklılaşma hem aile içinde, hem de toplumda eşzamanlı olarak yaşanıyor. Herkesin kafası karışık; belirsizlikler, güvensizlikler, yetersizlikler, çaresizlikler, yaşamın hızlı akışı, yarattığı stres ruh sağlığını bozuyor. Bu arada iletişim araçlarının yönlendirmesiyle tüketim hoyratça körükleniyor. Bu süreç ne yazık ki, ancak tükettikçe var olabilen insanı yarattı. Sonuçta ihtiyaçları çeşitlenen, ancak satın alma gücü yetersizliğinden bunları karşılayamayan insanların sayısı hızla artıyor. Mutsuzluklar, doyumsuzluklar, geçimsizlikler ve şiddet giderek yaygınlaşıyor. Parçalanmış aileler, yaşadığı halde ortada olmayan babalar, anneliğini yerine getiremeyen mağdur edilmiş kadınlar, sevgisiz büyüyen sorunlu çocuklar. Toplum olarak nerede olduğumuzu sabah- akşam TV yayınlarında görebiliriz. Kısaca, yaşadığımız tam bir yıkım, tam bir savrulmuşluk hali. 

“Birey” varlığının yanında kişiliği olan insan demek. Dolayısıyla kişisel tercihleri var olmak zorunda. Sevmek için insanın önce temel ihtiyaçlarını, sonra güvenlik ihtiyaçlarını karşılaması gerek. Daha sonra insanı insan olarak kabul etmesi, onun farklılığına ve tercihlerine saygı göstermesi gerek. Ünlü düşünür Erich Fromm; sevmeyi tıpkı yaşamak gibi bir sanat olarak tanımlar ve sevmek için “sevmeyi öğrenme”nin gereğine işaret eder. Sevgi sorumluluktur; sabır ister, saygı ister, bilgi ister. Bunları öğrenmeden, bunları sergilemeden yaşanan duygu yoğunluğunun adı “sevgi” değilse, yitirilen “sevgi” olabilir mi?

Tuygan ÇALIKOĞLU

tuygan@hotmail.com

www.tuygancalikoglu.com.tr

Kaynak: www.worldvaluessurvey.org www.umut.org.tr  www.tuik.gov.tr

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter