SAĞDUYU VE VİCDAN NEREDE?

Gerek haberlerde, gerekse günlük ilişkilerimizde sağduyu ve vicdan çağrılarıyla gide ...

28.6.2017 16:17:00

Gerek haberlerde, gerekse günlük ilişkilerimizde sağduyu ve vicdan çağrılarıyla giderek daha fazla karşılaşıyoruz. Bu kelimelerin haberlerde kullanım sıklığını öğrenmek için Google Türkiye’yi sorguladığınızda aşağıdaki tablo ortaya çıkıyor;

KÜMÜLATİF

2002

2017

% ARTIŞ

SAĞDUYU ÇAĞRISI

279.000

SAĞDUYU ÇAĞRISI

18.500

68.900

372

VİCDAN ÇAĞRISI

324.000

VİCDAN ÇAĞRISI

98.300

226.000

230

 

Tablo bize içinde “sağduyu” çağrısı yapılan 279 bin haber olduğunu gösteriyor. Son 15 yılı karşılaştırdığımızda ise “sağduyu” haberleri her yıl düzenli olarak artarak 18,5 binden 68,9 bine çıktığını görüyoruz. Bu dönemde yüzde 372’lik bir artış yaşanmış. İçinde “vicdan” çağrısı geçen 324 bin haber var. Son 15 yılda vicdan talebi ise 98,3 binden 226 bine yükselerek yüzde 230 oranında artmış.

Bu çağrıyı kimler yapıyor? Siyasetten spora, sivil toplum kuruluşlarından barolara, güvenlik güçlerinden üniversitelere, diyanet işlerinden vakıflara, meslek odalarından derneklere, iş adamlarından işçi temsilcilerine, her kesimden, her düşünceden insanlar sağduyu çağrısı yapıyorlar, vicdanlara sesleniyorlar. Çünkü insanlarımızın önemli bir bölümü doğruyu yanlışı ayırt edemiyor ve ahlaktan yoksun davranışlar sergileyerek toplumu kaosa sürüklüyor. Dolayısıyla bir arada yaşama ahlakını her geçen gün yitiriyoruz.

Günlük dilde kullanılan kelime miktarını ve kelime düzeyini ihtiyaçlar belirler. Dolayısıyla sağduyu ve vicdan kelimelerinin kullanım sıklığı, insanlarımızın bu kavramlara olan ihtiyacının bir göstergesidir. Bu bağlamda rakamlar ürkütücü ve üzerinde çok düşünülmesi gereken vahim bir durumu işaret ediyor. Üstelik topluma yapılan sağduyu ve vicdan çağrıları tek bir alanla sınırlı değil. Siyasetten, yargıya, trafikten spora, sağlıktan eğitime, kişisel ve toplumsal sevgiden şiddete kadar yaşamın her alanından ve toplumun her kesiminden yükseliyor. Yapılan bu çağrılar en temel manevi değerlerimizden sağduyu ve vicdanın günümüzde nasıl kaybolma sürecine girdiğini ve ortaya çıkan tablonun hepimiz için ne denli kaotik olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Sağduyu doğru, gerçekçi, akla uygun ve yerinde kararlar verme yeteneği olarak tanımlanıyor. Doğruyu yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama yeteneği ise felsefedeki karşılığı. Sonuçta bir yetenekten söz ediyoruz, peki yetenek dediğimiz nedir? Uzmanlara göre yetenek; bir kimsenin bir şeyi anlama, yapabilme ya da bir etkiyi alabilme gücü. Bir başka tanımla, kişinin zihin ve hareket alanlarında öğrenme olmadan iş başarma gücü.

Vicdan ise tutum ve davranışlarımızı ahlaki açıdan değerlendirme ve yargılama gücü, bir çeşit iç mahkeme. Birey bu süreçte, iyi ya da kötü olanla ilgili seçiminin muhasebesini yapar. Victor Hugo ünlü eseri Sefiller’de “En yüksek adalet vicdandır” dediğini hatırlayalım. Çünkü vicdan; kendimize karşı sorumluluğumuz gereği; özsaygımızı test ettiğimiz, gerektiğinde kendimizi yargılayıp ceza verdiğimiz bir iç mahkemedir.

Davranışlarımızın temelinde olumlu olumsuz düşüncelerimiz var. Benlik genetiğe ve büyük ölçüde kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel koşullara bağlıdır. Benlik, kendimizle ilgili bütün düşüncelerimiz, duygularımız, algılarımız ve değerlendirmelerimizin etkileşimlerinden doğar. Kısaca kendimizi nasıl gördüğümüz ve nasıl ifade ettiğimizdir. Benliğin anlaşılması bir süreci ifade eder. Kişinin kendisini tanıması, hangi özelliklere sahip olduğunu öğrenmesi, nelerin, neden değerli olduğunu, neleri yapıp, neleri yapamayacağını bilmesi gerekir. Kişinin bu bilince ulaşması, kendisini nesnel ve rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutmasıyla mümkündür. Süreç içinde ve etki- tepki temelinde oluşur. Kişiliğin oluşumunda en önemli etken benlik oluşumudur ve bebeklikte başlayan bu süreçte kişi, dünyaya bakış açısını ve yaşam felsefesini oluşturur. Kişinin kendisine bakışıyla, çevrenin ona bakışı ne denli örtüşmektedir? İç ve dış etkenler benliğin oluşumunda temel parametrelerdir ve kişinin kendini güvenli ya da güvensiz hissetmesi, mutlu ya da mutsuz olması, sosyalleşmesi, zeka düzeyi, yaşam çeşitliliği bu süreçteki verimliliğine bağlıdır.

Gelişmiş ülkelerde benlik gelişimi için doğduğu andan başlayarak kişiye yatırım yapılıyor. Kişinin bireye dönüşümü bu süreçte oluşuyor. Sonuçta varlığının yanında kendi iradesi ile tercihlerini yapabilen birey ortaya çıkıyor. Ortak yaşamın öngördüğü kurallara uyulması toplumsal yaşam için herkesin uyması gereken bir zorunluluk. Yasalar bireyin hak ve özgülüğünün teminatı, bu nedenle birey olarak kural ihlallerinde müdahil olabiliyorsunuz, vatandaş olma sorumluluğunuzu her alanda yerine getirebiliyorsunuz. Yaşamın her alanında vatandaşın özdenetimi var, kural ihlalleri herkesin sorumluluk alanına giriyor. Bulunduğunuz yöreyi, bölgeyi, ülkeyi kollama ve koruma ödevi var vatandaşın. Kimse de “sana ne?” diye sormuyor, soramıyor. Kimsenin yaptığı yanında kalmıyor, hukuk adalet dağıtıyor ve Albert Camus’un dediği gibi “düzen bozulmuyor”.

Türkiye’de kural tanımazlığın sınırı yok, yasalardan korkan yok.  Her yerde şiddet var; ailede, kamusal alanda, otobüste kadına taciz ve şiddet, her yaşta kız ve erkek öğrencilere okullarda ve yurtlarda cinsel taciz ve şiddet, trafikte şiddet, TBMM’de şiddet,  sokakta şiddet kısaca her yerde şiddet var. Üstelik bu ruh hastası kişiler, mevcut yasalar gereği ifadelerinden sonra salıveriliyorlar. Bu durum kamu vicdanını yaralıyor, vatandaş olarak sessiz kalmanıza yol açıyor, yapanların cezasız kalması da yeni olayları adeta teşvik ediyor. Bu durumda sağduyu ve vicdan muhasebesi çağrılarının yapılması çok doğaldır. Gelişmiş ülkelerde bu kavramlar bizdeki gibi bir sıklıkla dile getirilmiyor. Çünkü orada ortak yaşamanın kurallarına çoğunluk uyum gösteriyor. Devlet bunun için var, vatandaşını korumak için var. Vatandaş da devlet için üzerine düşen sorumluluğu yerine getiriyor ve ortak yaşam alanların korunmasından, karşılıklı etkileşimlerine kadar her alanda zaman ve emek harcıyor.

Bireysel sağduyu ve vicdan taleplerinin azaltılması devletin eğitim alanındaki atacağı radikal adımlara bağlı. Analitik düşünmeyi öğreten, neden- sonuç ilişkisi kurabilen, ne istediğini bilen, yeteneklerinin bilincine, hedefleri olan ve bu hedefler doğrultusunda süreç yöneten bireyleri yaratmak bugünkü sistemle mümkün değil. Toplumsal yaşamın kuralları var, herkes kendi kafasına göre hareket edemez, ederse kaos olur. Benlik gelişimi için yeni bir eğitim paradigmasına ihtiyaç var. Çocuğun ayrı bir kişiliği olduğunu ve farklı tercihler yapma özgürlüğünün onun benlik gelişiminde ne denli büyük bir etkiye sahip olduğunu siyasal yaşamımızı yönetenler artık anlamalılar. Bunun ilk adımı mevcut eğitim sistemini toptan değiştirmektir. Yapısal reformların en başında eğitim reformunun geldiğini bilmek zorundayız. Yoksa yaşanan kaotik süreç, sağduyu” ve “vicdan” çağrılarının artmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU

tuygan@hotmail.com  www.tuygancalikoglu.com.tr 

 

Kaynak: www.google.com.tr   Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Prof. Engin Geçtan,  İnsan ve Davranışı Pof. Doğan Cüceloğlu,  Değişen Dünyada Sosyoloji, Prof. Veysel Bozkurt

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter