KENTLEŞME VE KENTLİLEŞME

Nüfusumuzun yüzde 92,1’i il ve ilçe merkezlerinde, yüzde 7,9’u ise belde ve köylerde ...

6.7.2017 10:56:00

Nüfusumuzun yüzde 92,1’i il ve ilçe merkezlerinde, yüzde 7,9’u ise belde ve köylerde oturuyor. Kent sosyolojik olarak nüfusun ağırlıklı olarak ticaret, sanayi ve hizmet alanında çalıştığı, tarımsal etkinliğin olmadığı yerleşim alanı olarak tanımlanıyor. Karşıtı köy ise; yönetimi, sosyal ve ekonomik özellikleri ve nüfus yoğunluğu kentlerden farklı, tarımla uğraşan, konutları ve diğer yapıları bu yaşamı yansıtan yerleşim birimleridir. Uluslararası istatistiklerde nüfusu 10 bini aşan yerleşmeler kent olarak kabul edilirken, sosyolojik araştırmalarda 20-50 bin nüfuslu yerler kasaba olarak kabul edilir ve kent olarak tanımlanabilmesi için nüfusun 50 bini aşması gerekir. Türkiye idari yapılanmasında, nüfusa bakmaksızın bütün il ve ilçeleri kent olarak kabul etmiştir.

Batı’da sanayi devrimiyle kentler gelişmeye başladı. Sanayileşme ile yeni bir üretim tarzı ve onun yarattığı olanaklar ortaya çıktı. Bu iş olanakları kentlere muazzam göç dalgaları yarattı. Kentleri köylerden ayıran birçok öğe var. Konutlar, alışveriş, yönetim, sağlık, eğitim, ulaşım, güvenlik, eğlence, konaklama gibi fiziksel öğeler kentlerin birincil öğeleri. Sonra ulaşımı sağlayan yollar geliyor. Sokaklar, anayollar, caddeler, bulvarlar ikincil öğeler olarak ortaya çıkıyor. 19.yüzylılda demiryolları, tüneller, geçitler, köprüler, 20.yüzyılda da otoyollar, alt- üst geçitler, viyadükler bunlara ekleniyor. Varoş ya da banliyö olarak tanımlanan yerleşmeler de bu sürecin sonunda ortaya çıkıyor.  Bir başka kentsel öğe alanlar. Alışveriş merkezi, toplanma merkezleri olarak işlev gören alanlar. Planlanmış yeşil alanlar, bahçeler, parklar, hayvan ve bitki bahçeleri, havuzlar, yapay göller.

Kent planlaması, insanların bulunduğu fiziksel çevrenin tasarım, kaynak sağlama, donatım, altyapı ve yapım çalışmalarının örgütlenmesi anlamına geliyor. 19. yüzyılda benimsenmiş bu kavram ile fiziksel çevrenin, planlanabileceği dile getiriliyor ve birçok ülke günümüzde bu kavramı bölge, hatta ülke planlamasının bir alt başlığı olarak ele alıyor. Türkiye’de de Batı’dakine benzer ilk kent planlama çalışmaları 19. Yüzyılda başladı ve imar yasaları hazırlandı. İlk önemli kent planlaması, Ankara imar planının Alman Hermann Yansen’e 1928 yılında yaptırılmasıdır.  

“Kentleşme” basit tanımıyla kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun artmasıdır. Ancak özünde, kentte yaşayan insanların örgütlenmesi, iş bölümü, uzmanlaşma gibi toplumsal yapıda yaşanan değişiklikleri barındırır. Bu değişikliklerin sonucunda yeni değerler, davranışlar ve tutumlar ortaya çıkar. Kent kültürü olarak tanımlanan bu niteliklerin benimsenmesi ise “kentlileşme”yi yaratır. Bu aşamaya ulaşan kentlinin, din ve inanç özgürlüğüne saygılı olması beklenir. İnsanın bireyleşmesi, yani varlığının yanında kendi tercihlerini yapabilmesi bu süreçte gelişir. Birey olmak, kırsaldan kopuşun, akılcı davranmanın, anonim ilişkiler kurmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Batı’da gerçek anlamda ve sorunlar yaratacak boyutta kentleşme; sanayi devrimiyle başlayan ve yavaş bir dönüşüm ile ortaya çıktı. Seri üretim büyük bir dönüşüm yarattı ve işgücüne olan talebin olağanüstü artması sonucu köyden kente göçler başladı. Bugün Batı’da bu süreç sonlanma aşamasına geldi, artık fabrikaların yerini alan inovatif bilgi çağının zihinsel üretim süreçleri var. Dolayısıyla sanayi kentleri de devrini tamamlıyor. Türkiye’de ise; üretim tarzındaki değişimlerin ötesinde, başta Kürt Sorunu, Terör ve ekonomik nedenlerle, çok hızlı göç dalgalarının yarattığı kentleşme yaşıyoruz ve bu süreç Batı’dakinden çok farklı. Köyler, kentin işgücü talebi olduğu için boşalmıyor. Çaresiz yığınlar, üretimde yer almaksızın yola çıkıyorlar ve üretimde yer alamadıkları için de kentlileşemiyorlar. Zaten, “ kentlileşme” gibi Batı’da karşılığı olmayan bir terimin Türkiye’de var olması da bu nedenle. Çünkü Batı’da, kentin işgücüne ihtiyacı sonucunda kentleşme yaşanmış ve “kentlileşme” bu süreçte ve eşzamanda gerçekleşmiştir.

Bir kentin nüfusu arttıkça, bu nüfusu barındıracak, ona hizmet verecek yapıların da sayısının artması gerekir. Planlama olmadan artan nüfusun kentleri gecekondulaştırması, teneke evler, ulaşımı olmayan yerleşmeler yaratması bizi şaşırtmamalı. Bu sefalet bölgeleri doğal olmayan kentleşmenin ve onun sonucunda plansız, denetimsiz yapılaşmanın bir sonucudur. Ve siyasetin oy beklentisi nedeniyle her dönemde çıkardığı aflardır. İleri ekonomiler kentleşme süreçlerini kontrol altına alırken, Türkiye’nin de içinde bulunduğu az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler bu çarpık kentleşmeyi olağanüstü hızıyla yaşamaktadır. Bir başka deyişle, geri kalmış ülkelerde kentleşme tanımına uygun bir şekilde, kentte yaşayanlara sağlıklı bir çevre oluşturamamaktadır.

Kırsal, feodal, toprağa bağlı bir yaşamdan sonra gelen bir aşama olan kentlilik, insanın değişimini öngörür. Bu süreçte insan yeteneklerini, kendini keşfeder, potansiyelini harekete geçirir. Yaşam alanının genişlediğini görür, hareket kabiliyeti artar, üreticiliğinin, faaliyetlerinin çeşitliliğini fark eder. Bu süreç birbirini “öteki” olarak tanımlayan insanların birlikteliğini yaratır. Bu bağlamda kentleşme, çoğulculuğun gelişimi, farklılıkların kabul edilmesi ve doğal karşılanması demektir. Kentte yaşayanların kentlileşmesi de bu değerlerin çoğunluk tarafından benimsenmesi ve yaşama geçirilmesine bağlıdır.

Kırsaldan gelen eğitim ve gelir düzeyi yetersiz yığınların kentte birey olarak var olabilmesi beklenemez. 100- 200 haneli köylerden 15 milyonluk metropol İstanbul’a gelenlerin tek sığındığı yer yakın akrabaları ya da hemşehrileridir. Bu insanlar kente uyum süreçlerinde, hemşehri derneklerinin sağladığı ruhsal, sosyal ve finansal desteklerle ayakta kalabilmektedirler. Ancak bu yapının sosyolojik karşılığı cemaatleşmedir ve onların kent kültürüyle bütünleşmesine engel olmak niteliğindedir. Bu süreçte giderek güçlenen tek boyutlu, tek kültürlü anlayış, kentteki çok boyutlu, çok kültürlü yapı ile nasıl uyum sağlar?

Türkiye idari yapılanmasında bütün il ve ilçe merkezlerini “kent” olarak tanımlamıştır, ancak bunların büyük bölümü kentin fiziksel öğelerine sahip değildir. Bu durumda kentte yaşayanlara da kentli demek mümkün değildir. Göçlerle gelen çaresiz yığınların, yasal olmayan bir şekilde kent varoşlarında inşa ettiği “ köylerle” başta metropoller olmak üzere kentler, kent özelliklerinden her geçen gün uzaklaşmaktadır. Biliyoruz ki, salt nüfus artışı kentleşmeye yetmiyor. Kentin fiziksel öğeleri yetersizse, kentin kendisinin işgücü talebi yoksa bu insanların kente gelmesinin sonucu kaostur. Bu kaotik süreçte gelenlerin kent kültürüne uyum sağlamaları, yani kentlileşmeleri de mümkün değildir. Bir iş bölümünün olmadığı; hemşeriye, mahalleliye güvenen, kişinin kendisini kurumsal iş bölümüne emanet etmediği kırsaldaki yapının adı sosyolojide topluluktur. Kentteki toplum ise kurumsal iş bölümüne dayanır ve birbirini tanımayan insanların profesyonel bir dayanışmasıdır. Topluluk anlayışından, kente gelince toplum anlayışına geçmek, onunla bütünleşmek kolay değildir ve kimse de beklememelidir.

Demokrasinin öznesi olan bireyin ortay çıkması, sanayi devrimi sonrası kentleşme süreciyle başlamıştır. Bireyi yaratmak ise Türkiye sosyolojisinde zor ve zaman gerektiren bir süreçtir. Demokrasi kalitemizin artması da bu sürece paralel olacaktır.

Tuygan ÇALIKOĞLU

tuygan@hotmail.com  www.tuygancalikoglu.com.tr

Kaynak: www.tuik.gov.tr  www.tmmob.org.tr   Kent Dindarlığı, Prof. Mehmet Altan                                     Türkiye Rüyası, Cenk Sidar

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter