Roman mı Çingene mi ezilmiş halkın öyküsü

NOT: Bu araştırma yazısından “Roman mı Çingene mi ezilmiş halkın öyküsü” adlı b ...

23.12.2018 14:23:00

NOT: Bu araştırma yazısından “Roman mı Çingene mi ezilmiş halkın öyküsü” adlı bir BELGESELyaparak, Roman derneğinehediye ettim..

Belgesel, Roman halkının bilinç ve kültür düzeylerinin gelişmesine çok faydası oldu.

Ayrıca, belgesel, dünyanın hemen tüm ülkelerindeki ROMANLARA ulaştı.

İşte o belgesel’in oluşmasını sağlayan araştırma yazısının tam metni:

1. Acılı-açıklı halkın öyküsü

İnsanoğlunun tarihsel öyküsüne göz attığımızda iki ayrı gelişmeyi bir arada görürüz. Bir yandan daha iyi, daha güzel ve insancıl demokratik kültürün geliştirilip günümüze taşınması; diğer yandan insanın insanı aşağılayıp, yok edip, tarih sahnesinden silmeye çalışması.

İşte bunun için belli bir tarihi aşamada kendinden söz ettiren bazı halklar, ya topluca yok oldu ya da dönüşüme uğradı. Anadolu’da yaşayan birçok halkın tarih sahnesinden çekilmesinin nedeni budur.

Örneğin Çanakkale’de yaşayan Truvalılarla Lidya ve Frigyalılar tarihin o aşamasından sonra kaybolmuşlardır. Tıpkı 2000 yıl uygarlık sürdürmüş Hititler gibi.

Bu arada Sümerlerin devam olarak Sami ırkı ve bugünkü Araplar, Cermenlerin devamı olarak Almanlar, Frankların devamı alarak Fransızlar, Got ve Vizigotların devamı olarak Hollandalı ve Danimarkalılar tarihin bu aşamasına kadar gelmişlerdir. Yani, tarihin belirli aşamasında etkili olmuş halkların bazıları dönüşüme uğrayarak günümüze taşınırken, bazıları o tarihi dönemle sınırlı kalmışlardır. Beş bin yıla sığan insanlık macerasının geri planında böylesine dramatik-trajik bir öykü saklıdır.

Tüm dünyada çingeneler olarak adlandırılan halk kitleleri ise, yukarıdaki tarih bilgi ve bilincimize aykırı bir gelişme seyri izlemiştir. Çünkü Çingeneler, tarihin belirli bir aşamasında yaşayıp, devlet kurarak, insanlığa bir kültür mirası bırakıp, sonra yok olmuş bir halk değil; dün de bugün de çeşitli devlet ve toplumların egemenliğinde yaşamış, hemen her toplumdan dışlanmış, aşağılanmış, horlanmış, ezilmiş bir halk... Bu bağlamda tarihin bilinci açısından bildiklerimizin, ezberlediklerimizin dışında tarihi-toplumsal öyküye sahip…

Anadolu’da, nereden geldiği bilinmeyen, ancak en az 1000 yıllık, Türk halkının söyleminde yer alan, 72.5 millet kavramının içeriğini eşelediğimizde buçuk’un çingeneleri tarif etmek için söylendiğini görürüz. Yani yaklaşım bin yıldır, Anadolu topraklarında, çingeneler 72 milletin dışında bir grup olarak tanımlanıyordu.

Çingenelerin tarihi ile ilgili olarak çok fazla bilgiye sahip değiliz. Bu bile çingenelerin dramatik-trajik öykülerini anlatması bakımından tipik bir örnektir.

Çingeneler kendilerine çingene denmesini istemiyorlar. Çünkü dünyanın her yerinde bu ismin aşağılama, horlama, dışlama ile aynı anlama geldiğini düşünüyorlar; bu nedenle kendilerine Roman denmesini istiyorlar. Hem tarihsel öykülerin dramatikliği, hem de günlük yaşamda, toplum dışına itilmiş olmalarına inat ve altını çizerek roman olduklarını söylemelerinin elbette bir anlamı var. Var, çünkü Roman “iyi adam” anlamına geliyor. Yani bizler onları küçümsemek için inadına çingene derken, onlar inadına iyi adam olduklarına vurgu yapıyorlar. Bunun Roman halkı açısından hoş bir ironi olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Romanlara ilişkin tarih bilgimiz ancak 1000 yıllarına dayanıyor. Hindistan’dan göç ediyorlar. Göç nedenleri bilinmiyor. Muhtemeldir ki kast sistemine dayalı Hindu uygarlığı bir biçimde Çingeneleri sürgüne zorlamış olabilir. Hindistan’dan göç iki koldan oluyor.

Birinci kol Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden Avrupa’ya , ikinci kol, Pakistan, Afganistan üzerinden Suudi Arabistan, Ürdün, Irak, Mısır ve Filistin’e geliyor.

Avrupa’daki Romanların sayılarına ilişkin sağlıklı bilgilere sahip değiliz. Kimi kaynaklara göre 7 milyon, kimisine göre 2 milyon. Güvenilir bulduğum bir kaynağa göre, Avrupa’daki roman sayısı şöyle:

Romanya: 800 bin 
Bulgaristan: 800 bin 
Yugoslavya: 800 bin 
Çekoslovakya: 600 bin 
Macaristan: 500 bin 
İspanya: 500 bin 
Eski SSCB: 260 bin 
Fransa: 250 bin

Türkiye’de 500 ile 750 bin arasında olduğu varsayılıyor.

Çingeneler kendi içlerinde üç ayrı gruba ayrılıyor: Kaldera, Gitano ve Manuşlar. Üçü arasında dil, din ve tabi ki kültür birliği yok… Bu nedenle tarihin hiçbir aşamasında ulus olamadılar. Zaten bu üç değere sahip olmaları için gerekli olan toprak ve toprak birliğine hiçbir zaman sahip olmadılar. Ulus bilinci olmayınca, aralarında dil birliğinin olmaması da anlaşılabilir.

Avrupa ve Balkanlar’a giden Romanlar, Mısır ve Filistin’e gidenleri Roman saymıyor. Yani aralarında da böylesine ayrımlar olduğu gibi birbirlerinin dillerini de anlamıyorlar...Tıpkı Kürt ile Zaza’nın ya da Türkmenistanlı Türk ile Türkiyeli Türk’ün birbirlerinin dillerini anlakta zorlandıkları gibi.

Öte yandan, yaşadıkları her ülkede en alt meslekleri yapmaya zorlanmışlardır. Örneğin çöp toplayıcılığı, sepetçilik, demircilik, kalaycılık gibi. Dışlanan, horlanan Romanlar içlerine kapanmamışlar ve yaşamı eğlenceye dönüştürmüşlerdir. Bu nedenle, eğlenme ve eğlendirmeye dönük genetik özelliği “karakter” olarak oluşturmuşlardır. Özellikle Roman kadınlarının 120 yaşlarına kadar yaşamasının nedeni budur.

Romanların sağlıklı bir tespitinin yapılamamasının nedeni, hem kendi içlerindeki çekişme, hem de yaşadıkları toplumların asimilasyon politikasıyla bütünleşmeleridir.

Örneğin ülkemizdeki çeşitli gruplar Osmanlı döneminde Abdal kültürü ile tanışmışlar ve kendilerini Abdal olarak tanımlamaya başlamışlardır. Bilindiği gibi Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın Antalya yöresindeki havarisidir ve tümüyle muhalif bir duruşu, iddiası vardır.

Egemen ideolojik-kültürel yapının dışladığı çingeneler, muhalif Abdal kültürünü kendilerine yakın bulmuşlardır. Silifke’deki Say mahallesi ile Tece’deki “sepetçiler” diye bildiğimiz çingeneler, tam da böylesi bir geçmişten gelmektedirler.

Turgut Reis mahallesinde yaşayan Romanlarla yukarıdakiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik kalmamıştır.

 





2. Alman faşizmi ve çingene soykırımı

Dünyanın her yerinde çingene ismi, hırsızlığı, cahilliği, bilgisizliği ve kültürsüzlüğü ifade etmek için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bu nedenle Romanlar, kendi tarihi isimlerinden utanmaya ve inatla çingeneliği reddetmeye başlamışlardır. Ve tabi tarihte hiçbir halk böylesine bir aşağılama ve horlanma yaşamamıştır. Böylesine ağır bir biçimde horlanmalarına rağmen hak arayıp itiraz etmemiş, tersine hep sinmiş, uysal olmuşlardır. Bu bile Romanların acılı, acıklı yaşamları açısından aydınlatıcı ipucudur.

Avrupa’nın her devleti ve toplumunda en kötü meslekleri yapmaya zorlandıkları yetmiyormuş gibi, Hitler döneminde aynen Yahudiler gibi soykırıma tabi tutulmuşlardır. Ancak, dilleri, kültürleri, siyasetçileri, sanatçı ve yazarları olmadığı için, kendilerini anlatacak lobileri oluşturamamış ve soykırıma uğradıklarını bile kimseye anlatamamışlar, anlatmamışlardır. Bu nedenle, tüm dünya Yahudi soykırımını konuştu, uluslararası kuruluşlar protestolar yağdırdı; Almanya, resmen, tüm Yahudilerden özür diledi, ama hiç kimse çingenelerden bahsetmedi. Ve hemen hiçbir tarih kitabında, çingenelere yönelik soykırım dile getirilmedi. Buna ırkçı, aşağılayıcı tarih yazımı ve yorumu denilmeyecekse, neye denilecek?

6 Aralık 1942'de SS şefi HeinrichHimmer tarafından çıkartılan kararda “çingenelerin top yekün imhası” emredildi. Çingeneler Auschwitz gibi imha ve çalışma kamplarında, laboratuvarlarda öldürüldüler.

Faşist teorisyenler “Bu çingeneler Avrupa’ya yabancı kanı taşıyorlar” diyorlardı. O dönemde çingenelerin sayısı bilinmediği için, Nazi kamplarında kaç kişinin imha edildiği soru işareti... Ancak en iyimser tahminle 500 bin kişinin öldürüldüğü bilinmektedir. Ve üstelik Nazi subayları söz konusu çingeneler olunca, zevkle gaz odalarına atılmalarını emretmişlerdir. Naziler, Almanya dışında Fransa’da 15 bin, Polonya’da 35 bin, Macaristan’da 28 bin, Rusya’da 40 bin çingeneyi yok ettiler.

Her halkın, her ulusun tarihten beslenen bellek, bilinç ve bilinçaltı vardır. Buna bir nevi ulus bilinci ve tarihi-genetik oluşum da denilebilir.

Romanlar, hiçbir zaman, bir toprak parçası üzerinde yaşayarak, gelenekten beslenen kültürleri ile gelecek hayali kurmadılar, kuramadılar. Çünkü geleceğe ilişkin hayal kurmanın yolu, tarihten beslenen gelenektir. Belleği, geleneği olmayan çingeneler bu nedenle gelecek hayali, tasarımı oluşturmadı, oluşturamadı...

Avrupa’nın tüm ülkelerinin devlet ve toplumları tarafından küçümsendikleri için, Nazi soykırımına uğramalarına da hiç kimse ses çıkarmadı. Herhalde bir halk için böylesi bir durum acının da acısı bir gelişmedir. Üstelik bu tarihi aşama Avrupa açısından neredeyse 600 yıl sürdü.

Şimdilerde Avrupa Birliği sürecinin demokratik-insancıl özü nedeniyle azınlıklar ve dolayısıyla çingeneler öne çıkmaya başladı.

AB üyesi ve aday üyesi ülkelerde, çingeneler insan ve vatandaş görülmeye başladılar. Bu durum çingene tarihi açısından devrim niteliğinde bir gelişmedir.

AB süreci Türkiye’yi tepeden tırnağa değiştirirken Romanları da değiştirmeye ve Roman bilincinin öne çıkmasına olanak sağladı. İki yıl içinde 12 tane Roman derneği kuruldu. Daha sonra federasyon kurdular. Yani ilk defa Türkiye romanları kendilerinin vatandaş olarak farkına vardılar ve bir araya gelerek örgütleniyorlar.

Daha önce Romanların diğer toplum kesimlerinin yapmadığı işleri yaptıklarına değinmiştim. Örneğin lağımcılık, çöp toplama, ayı oynatma, fal bakma, sepetçilik vb.

İstanbul’da çöp toplayıcılığı ile geçinen bir roman kadınının sözlerine kulak verelim: “Bize pis diyorlar, nasıl temiz olalım, her gün sizin çöplerinizi temizliyoruz. Bodrum'da süslü kokanalar yılda bir kez yatlarla çöp toplamaya çıkıyorlar, yaza yaza bitiremiyorsunuz. Oysa biz bütün yıl hep çöp toplarız. Hiç görmezsiniz bizi. Kel kuşları (kelaynak) bilem korursunuz. Çingeneleri de korumaya alsanız ne olur ki?”

Ve Edirneli bilinçli bir Roman’ın sözleri:

“Ezilmişiz, çünkü örgütlü topluluk değiliz biz. Sanki dünyanın bütün namussuzluklarını biz yapıyormuşuz gibi muamele görmüşüz. Bizim halkımızı yıldırmış bu aşağılanma. Bizim de bir dil yapımız var. Yaşama biçimimiz var. Ama her şeyden önce insanız. İnsan olduğumuzu kabul ettirmek için, çingeneliğimizi inkâra kalkışmışız. Maddi gücümüz yok, eğitimimiz yok, kültürümüzü değerlendiremiyoruz. Bir can derdine, bir boğaz derdine düşmüşüz, öyle de gidiyoruz.”



3. Ezilmiş halk örgütleniyor

Buraya kadar kısa bir hatırlatma:

Romanlar, 1000 yıllarında Hindistan’dan iki ayrı kol halinde göçtüler. Aralarında dil, kültür, keder, tasa yani gelenek birliği yok.

Çingenelerin tüm grupları, gittikleri her yerde dışlanmış ve en kötü meslekleri yapmak zorunda bırakılmışlardır.

Alman faşizmi, Yahudilere uyguladığı soykırımın aynısını çingenelere uygulamıştır. En azından şu ana kadar çingene soykırımı hiçbir tarih kitaplarında yer almamıştır.

Avrupa ve Türkiye’de yaşayan çingenelerin sayısı bilinmiyor. Bilinmemesi çok normal; çünkü birçok ülkede vatandaş olarak kayıtlara geçmediler. Türkiye’de 100 bin çingenenin nüfuskâğıtlarının olmadığı iddia edilmektedir.

Ne yazık ki Türkiye’deki çingeneler birçok ilimizde, halen göçebe yaşamına mahkûm durumdadır.

Toplumun çocukluğu ile bireyin çocukluğu neredeyse aynı düşünce ve zihin faaliyetidir. İnsan, çocukluk günlerinde devasa hayaller kurar, abartı ve mecazlar kullanarak sanatçı gibi üretir.

Toplumlar da tıpkı insanın çocukluk dönemi gibi, efsane, masal, hikâyeler üreterek, gelecek için tasarı ve modellendirme yapar.

Hemen tüm hakların temel bir yaradılış efsanesinin olmasının nedeni budur. Toplumlar, bilinç ve bilinçaltı düzeyinde efsanelerdeki kural ve değerlere, bilinç biçimlerine göre yönetilir, yönlendirilir. Buna toplumsal hafıza da diyebiliriz.

Efsane, masal, hikâye, atasözü gibi anlatı edebiyatı, toplumsal yaşamın tüm dokusunu kuşattığı; acı, keder, güzel, çirkin, iyi ve kötüyü ortaklaşa hissettiği zaman, toplumun bilinci, bilinçaltı ve belleği oluşmuş demektir.

Çingeneler, hiçbir zaman kendi kültür ve dillerini geliştirip, özgürce gelecek tasarlayamadılar. Masal, hikâye ve efsanelerini oluşturamadılar. Oluşturduklarını da gelecek adına, çocuklarına anlatacak ortamı bulamadılar. Çünkü tarihin hiçbir döneminde, kendileri için, kendilerine ait olamadılar.

İşte bunun için çingeneler, yani Romanlar, ezilmiş bir halktır ve acılı, acıklı öykülerini, benim gibi demokratlar bile, 2006 yılında öğrenmiş, öğrenebilmektedir.

Hep, başka kültür ve efsanelerin, başka toplumların küçümseyici, aşağılayıcı, baskıcı tutumlarını yüreklerinde hissettiler. Böylesi baskıcı, dışlanmış ortamda demokratik çingene kültürünün gelişip serpilmesini beklemek elbette imkânsızı istemek olurdu.

Herkesin dışladığı, Alman faşizminin soylarını yok etmek istediği çingenelerin, birbirlerinden kopuk, birbirlerinin kültürlerinin farkında olmamaları ve örneğin kimlikleri ve sayıları ile ilgili olarak bilgisiz olmaları normaldir.

Evet, çingenelerin, çingene bilinci, bilinçaltları, bellekleri, tarihi, kültürel genleri henüz oluşmamıştır. Oluşturamamışlardır. Halen çocukluk günlerindedirler. Garip olan, bu halkın 21. yüzyılda halen çocukluk günlerini yaşıyor olması değildir; garip olan, bu kadar yıldır olgunlaşmasına, gelişmesine izin verilmeyen halkın, nasıl olup da ve halen bir biçimde çingene kültürünü yaşatıyor olmasıdır.

Öylesine dirençli bir halkmış ki, her şeye rağmen ve halen tam olarak asimile edilememiş, bir biçimde farklılıklarını, özgünlüklerini bugüne kadar taşımayı başarmışlardır. Ancak, sürecin zorluğu nedeniyle, çingene kültürü ve yaşambiçiminin bilinç düzeyine çıkması o kadar kolay olmamaktadır.

Geçen ay kuruluşu yapılan Roman federasyonu, çingene kültürünün birbirinden farklı yönlerini ele alıp bilince çıkararak, Türkiye’nin zengin mozaiğinin bir parçası haline gelmesi için önemli bir fırsattır.

Bu arada, Roman Federasyonu, “Türkiye Romanfederasyonu” ismini almak istemiş, ancak İçişleri Bakanlığı bunu reddetmiştir.

AB sürecindeki Türkiye’de halen, Romanlar, Türk vatandaşı olarak kabul edilmemektedir. Adana’da coniler olarak tanınanlara kimlik verilmemektedir. Büyük çoğunluğa fiilen kimlik verilmekte, ama onların kurdukları dernek için Türkiye ismini kullanmalarına izin verilmemektedir.

Bunun nedeni ise, 1934 yılında kabul edilen iskân kanunun 4. maddesidir. Maddenin kaldırılması için CHP Edirne milletvekili Enis Tütüncü yasa önerisi vermiştir. Bu arada 2004 yılında yine başka bir CHP'li vekil, konuyu meclise taşımıştır.

Yazımın bugünkü bölümünü, iki CHP’li vekilin konu ile ilgili girişlerini anlatan gazete haberleri ile baş başa bırakıyorum:

“CHP Tekirdağ Milletvekili Enis Tütüncü, söz konusu durumun sona ermesi için TBMM’ye kanun değişikliği teklifi verdi. Teklifte, kanunun 4. maddesinde yer alan ‘Anarşistler, casuslar, göçebe çingeneler ve memleket dışına çıkarılanlar Türkiye’ye muhacirolarakalınamaz,’ifadelerinin değiştirilmesi öngörülüyor. Dünyanın dört bir yanında farklı hayat tarzlarıyla dikkat çeken çingeneler, Türkiye’de ağırlıklı olarak Trakya’da yaşıyor. CHP’li Tütüncü, Çingenelerin kanunlara göre hâlâ ‘anarşist ve casuslarla’ aynı kapsamda olduğunu ve bunun artıkdeğiştirilmesi gerektiğini belirtti. İskân Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin teklif hazırlayan Tütüncü, 4. maddede yer alan ‘göçebe çingeneler’ ifadesinin kaldırılması talebinde bulundu... ‘Roman’ vatandaşların işten ve aştan önce insanlık, onur ve saygınlıklarının korunduğu, eşit, özgür yurttaşlar olarak kabul edilmek istendiklerine dikkat çeken CHP’li Tütüncü, Anayasa’nın 10. maddesinde de ‘Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir,’ ifadelerine dikkat çekti. Tütüncü, gerekçesinde, AB ilerleme raporunda da ‘Romanlar’ın Türkiye’deki kültürel haklarını gereğince kullanamadıkları ve göçmen olarak Türkiye’ye girmelerinin yasaklanmasının eleştiri konusu olduğunu kaydetti.

Enis Tütüncü, aynı konuda verdiği soru önergesinde ise ülke genelinde kimliksiz yaşadığı belirtilen 100 bin çingenenin durumunu Başbakan Tayyip Erdoğan’a sordu. Bu insanların Türk vatandaşı olduğunu ancak bunu mevcut sorunlar nedeniyle ispatlayamadıklarını belirten Tütüncü, kimliği olmayan çingene sayısının ne olduğu, Çingenelerin vatandaşlık haklarına kavuşması için neler yapıldığını sordu.

CHP Balıkesir Milletvekili Sedat Pekel, İçişleri Bakanlığı’nın Türk vatandaşlığı başvurusunda bulunanların Çingene olupolmadıklarının araştırılması için Nüfus ve VatandaşlıkMüdürlüklerine birer genelge gönderdiğini öne sürdü. CHP Balıkesir Milletvekili Sedat Pekel yaptığı açıklamada, 2003 yılında gönderilen genelgede vatandaşlık başvurusunda bulunanlar hakkında temel alınacak ölçütler arasına ‘Dilencilik ve çingenelik ile ilişkilerinin bulunup bulunmadığı’ konusunun eklenmesinin istendiğini kaydetti. Pekel genelgeyle bu durumun Emniyet Müdürlükleri tarafından da araştırılmasının istendiğini belirtti. CHP’li Pekel, yurttaşlık için talepte bulunanlar hakkında temel alınacak ölçütleri belirleyen İskân Yasası’nda yer alan ‘Göçebe çingeneler, Türkiye’ye muhacir olarak alınmazlar’ hükmünü de eleştirdi. Bu düzenlemeler ve uygulamaların “ayrımcılık” olduğunu ileri süren Pekel, konuyla ilgili olarak verdiği soru önergelerinin de henüz yanıtlanmadığına dikkat çekti.”

4. Çingeneliğinden utanmayan bir çingene: Mustafa Aksu

Çingene toplumunun öne çıkmış tek bir aydını var: Mustafa Aksu.

1931 yılında Düzce’de doğan Aksu, üniversiteyi bitirdikten sonra Devlet Demiryollarında memurluk, öğretmenlik, müdürlük ve müfettişlik yaptı. Ancak çingene olduğunu hep gizledi. Severek evlendiği karısı çingene olduğunu daha sonra fark etti.

Emekli olduktan sonra ve ancak 65 yaşında çingene olduğunu her yerde söylemeye başladı. Daha önce tanıyanlar şaşırdı.

Bütün bu süreçleri anlatan Türkiye’de Çingene Olmak kitabını yazdı.

Aksu, çingene toplumu için çok önemli bir aktör oldu. Kitabının piyasaya çıkması ile birlikte çingeneler kendi kimliklerinden utanmamayı öğrendiler.

İşte bu nedenle Aksu, Roman yerine çingene ismini kullanmakta ısrarlı. 65 yaşından sonra tüm çabasını çingeneleri küçümseyen çeşitli kurum ve kuruluşlarla mücadeleye adadı.

Bu arada Çingene Dernekleri Federasyonu’nun kurulması için uğraştı ve geçtiğimiz Şubat ayında bu da gerçekleşti.

Mustafa Aksu, sözlüklerde, yasalarda çingeneleri aşağılayan, ırkçılık içeren ifadeleri değiştirtmek için savaş veriyor. İşte onun da çabasıyla yapılan bazı değişiklikler:

Diyanet İşleri hurafelere dayalı olarak çingenelere yapılan suçlamaların doğru olmadığı konusunda 2000’de fetva yayınlandı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın örnekleriyle Türkçe sözlüğünde iki sene öncesine kadar çingeneler hakkında yer alan ‘cimri, eli sıkı, hasis, yüzsüz, arsız, çığırtkan’ gibi sözcükler kaldırıldı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın İslam Ansiklopedisi ve Türk Ansiklopedisi’nde ‘Hayvan ve çocuk çalıp satarlar, göçebe olarak yaşarlar, hırsızlık yaparlar, inançsızdırlar, nikâha ve sünnete itibar etmezler, buçuk millet olarak bilinirler’ ifadeleri kaldırıldı.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü, 2003’te çingenelerle ilgili kötü ifadelerini değiştirdi.

Kültür Bakanlığı’nın katkısıyla çıkarılan Doç. Dr. Ali Rafet Özkan’ın Türkiye Çingeneleri isimli kitabında “derme çatma evlerde ve çadırlarda yaşarlar, çokeşli, çok çocuklu olurlar, kavgacıdırlar, dilencilik, vurgunculuk, gaspçılık, fuhuş yaparlar, karıları da kocalarını aldatır” ifadelerinin değiştirilmesi için Mustafa Aksu; “Toplumsal barışı bozar, AB sürecine, hukuka ve haklarına aykırı” gerekçeleriyle mahkemeye başvurdu.

“Bu yazıların hakaret ve benzeri unsurlar taşımadığı gerekçesiyle” davayı kaybetti. Ancak bu kez 2004’te AİHM’ye başvurdu, dava henüz sonuçlanmadı.

Dil Derneği’nin sözlüğünü aynı nedenle dava etti. Bu kez “sözlükteki tanıtımların bir kavmi ya da kişiyi hedef almadığı gerekçesiyle” talebi reddedildi ve yine 2004’te AİHM’ye başvurdu, dava sürüyor.

1934 tarihli 2510 Sayılı İskân Yasası’nın 4. maddesindeki “Anarşistler, casuslar, memleketten kovulanlar ve göçebe çingeneler Türkiye’ye alınmazlar” ifadesi yeni kanun taslağında değiştirildi.

Evet, Roman toplumunun içinden çıkan Mustafa Aksu, kendi halkının onur ve kişilik mücadelesini veriyor ve tabi ki çok da iyi ediyor.

Avrupa Birliği süreci, Aksu’nun yardımına koşuyor ve yılların ezilmişliğinin, horlanmışlığının etkilerinden kurtulmak için mıntıkayı temizlemeye çalışıyor.

Daha önce çingenelerin dünyanın her ülkesinde en kötü meslekleri yapmaya mahkûm edildiğini yazmıştım. Bunlardan birisi de cellatlık. Evet, hemen tüm idamlarda, cellat olarak çingeneler kullanılmıştır. Bunu ilk fark eden Nazım Hikmet’tir.

Nazım, 1933 yılında cezaevindeyken eşi Piraye hanıma yazdığı “Karıma Mektup” adlı şiirinde, hakkında istenen idam cezası karşısında şöyle seslenir:

¨(...) 
Ölüm
Bir ipte sallanan ölü
Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm
Fakat emin ol ki sevgilim
Zavallı bir çingenenin
Kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
Geçirecekse eğer ipi boğazıma
Mavi gözlerimde korkuyu görmek için
Boşuna bakacaklar Nazım’a!”

Nazım’ın 1933 yıllarında fark ettiği gerçeklik, hem 1960’da hem de 12 Eylül 1980’deki idamlarda da hayata geçti. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun boynuna ipi geçiren Kemal Aysan isimli bir çingeneydi.

12 Eylül askeri darbesi sırasında da Hüseyin Yalçın adlı çingene cellat olarak görev yaptı.

17 yaşındaki idamlık Erdal Eren başta olmak üzere o dönemde asılanların celladı Yalçın olmuştur. Hatta Yalçın, Ermeni terörist Ekmekçiyan’ın da celladıdır.

Şimdi tam da Ahmet Kaya’nın “bu ne yaman çelişki annem”türküsünü mırıldanma zamanı; çünkü doğru dürüst vatandaş görmediğiniz çingeneler, vatandaşlarınızın idam edilmesinde cellat olarak kullanılıyor.

Bu durumun, çingenelerde yol açtığı duygusal-dramatik travmanın, bilinç ve bilinç altlarına yerleşmesini hayal edin. “Bu ne acılı, acıklı şey anne” diye haykırdığınızı duyuyorum.

Geriye dönüp baktığımızda iyi ki Mustafa Aksu var; iyi ki çingeneliğinden utanmıyor, çingene kültür ve bilincinin oluşması için çaba sarf ediyor.


5. Mersin romanları anlatıyor

Yazıma başladığım an, elektronik postamda Silifke’den halkbilim araştırmacısı çok sevgili dostum Celal Necati Üçyıldız’ın yazılarımın ana fikrine destek ve katkı veren mektubunu gördüm.

Mektubu sizlerle paylaştıktan sonra, Mersinli romanlara geçeceğim.

Değerli dostum Üçyıldız’a katkısı için teşekkürlerimi iletiyorum.

İşte mektup:

Çingenelerle ilgili yazılarınızı okudum. Çingene Mustafa’nın mücadelesi kutlanacak bir mücadele. Onun gibi olmak, mücadele etmek, sonuca ulaşmak… Mutluluk bu işte.

Bir Neşet Ertaş çıkıyor. Bize çingene diyorlar desinler. Biz Abdal olmuşuz. Çalar, çığırırız.

Anadolu’da yetişen halk ozanlarının büyük bir kısmı Kırşehir'den çıkmıştır. Silifke’deki ve Mut’ta bulunan Abdalların bir kısmını, Mut Kıravga Beyleri Kırşehir’den getirmişler, onları Şanşa köyüne yerleştirmişler. Hem demirlerini dövmüşler, hem de çalıp çığırmışlar düğünlerde ve eğlencelerle.

DehmenGoca çocukları sünnet etmiş yıllarca.

Gedikli Ahmet Paşa Silifke'yi aldığında bir kısım çingene veya Abdal’ı burada bırakmış, bir kısmı da Kıbrıs’a gitmiştir.

Bu gruplar Kıbrıs’la Anadolu arasında bir köprü olmuşlar. Taşeli yöresindeki 8, l6, 32’lik ölçülerde zeybekler ve diğer ezgiler işte bu sentezin ürünleridir.

Onun için bu yöre ezgilerine hem Türkler hem de Yunanlılar sahip çıkmaktadır.

Bu kültür ortak paydadır. Hem Yunan hem de Anadolu kültürü sentezidir. İşte çingeneler, konargöçerlikten yerleşik düzene geçerek Abdal ismini almışlar; Abdal Musa ocağına bağlı, alevi inancıyla Toroslar’da yaşayan Türkmenlerle birlikte yollarına devam etmişlerdir.

Onun için Tahtacılarla birlikte kader birliği etmişlerdir.

1989-1994 döneminde Silifke Belediyesi’nde efendiliği ve dürüstlüğüyle nam salan Say Mahallesinden Demirci Kemal Çelik, kültürü ile meclis üyeliği yapmıştır. Siyasette daha önce Durmuş Ali Beyaz, Durhasan Üşenmez, Metin Uslu da yer almıştır.

Ama esas olan iyi bir müzik kulağına sahip, yetenekli sanatçı adayları vardır. Mersin Üniversitesi eğer bir araştırma yaparsa ilerde müzik dahileri bulabilecektir. Silifke’ye bir konservatuvar açılırsa nice Hüseyin Say’lar çıkacaktır. Alman müzikolog Sup Mayer Silifke’ye geldiğinde Hüseyin Say’ı dinlemişti.

Sanırım 5-6 oktavlık ses tınısı olduğunu, dünyanın en büyük baritonu olabileceğini belirtmiştir.

Sanata hizmet edeceksek, hemen Keskin ve Silifke’ye birer konservatuvar kurarak işe başlayalım.

İşte çingenelikten Abdallığa giden yol. “Gurbanlar 
olduğum bir bak ele.”

İşte yaşam, işte dünya görüşü. İnsanı insan olduğu için seversek iş kolay.

Celal Necati Üçyıldız - Halkbilimi Araştırmacısı

Silifke

Görüldüğü gibi sevgili Celal, başından bu yana yazdıklarıma çok önemli bir katkı yapmıştır; katkılarının devam edeceğini umuyorum.

Şimdi gelelim Mersinli Romanların öyküsüne...

10-12 sene önce, SUN TV’de iken, Turgut Reis mahallesindeki Romanlarla söyleşiler yaparak, yaşadıkları yerleri görüntülemiştim. Yaşadıkları evlerin belgesellerde gördüğümüz Afrikalıların evlerine benzediğini görmüş, müthiş acı duymuştum. Hazırladığım programı Mersin’e izletmiş olmak, benim için vicdanımı rahatlatacak bir şeydi.

O söyleşilerde, kendi tarihleri hakkında hemen hiçbir şey öğrenememiştim. Bunun iki nedeni vardı; birincisi, bellekleri, tarih bilinçleri yoktu. İkincisi, bu tür konuşmaların anlamlı olduğunu düşünmüyorlardı.

Şimdi mi?

Müthiş bir değişim var. Bir kere, iki yıl önce, Roman derneğini kurmuşlar. Derneğin kurulması, Roman bilincinin oluşması açısından hayati önemde bir gelişme. O günden bu yana, toplumun onurlu bir parçası olduklarını göstermek için önemli etkinliklere imza attılar.

Yeni süreçte, kendileri için, kendileri adına hareket etme bilinci gelişmeye başladı. Bu durum, aynı zamanda, kendi tarihsel öyküleri hakkında bilgi sahibi olmayı da zorunlu hale getirdi...

Dernek yöneticileri, Günaydın Nurbel ve Cemal Moğultekin’e çeşitli sorular sordum.

Kendi toplumsal tarihleri ile ilgili bildiklerini ve günümüzde yaşadıklarını anlattılar. Bundan sonra, onların ağzından, onların anlatımını gündeme getireceğim.

Ancak, bellekleri henüz çocukluk aşamasında olduğu için, anlattıkları, bildiğimiz çeşitli tarihsel olaylarla örtüşmüyor. Çelişkilerle ilgili açıklamayı yazının sonunda yapacağım.

Günaydın Nurbel, Turgut Reis mahallesinde 1955 yılında doğmuş. Belediye işçiliğinden emekli olması nedeniyle şanslı birisi. Şu anda ayakkabı boyacılığı yapıyor. Derneğin yönetim kurulu üyesi olduğu gibi Roman Federasyonu’nda kurucu üye.

İşte anlattıkları:

Atalarımız, 1. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, yani 1918’de İstanbul’a getirilmişler. Sonra Büyük Atatürk, bize sahip çıkmış. Kırmızı kâğıtlara sahip olanlar, Edirne ve İstanbul’da kalmış; beyaz kağıtlara sahip olanlar, Sivas, Samsun, Erzurum, Erzincan, Trabzon, Diyarbakır, Malatya, Siirt, Batman, Antep gibi yerlere yerleştirilmişler. Bizim atalarımızın beyaz kâğıdı olduğu için, Malatya ve Diyarbakır’a yerleştirilmiş. Ancak buralar çok soğuk olduğu için, daha sonra Adana, Ceyhan ve Osmaniye’ye geçmişler.

Sonra’da Tarsus ve Mersin’e gelmişler. Atalarımızın Mersin’de ilk oturdukları yer, Abdülkadir Perşembe ilköğretim okulunun çapraz karşısındaki, şimdiki Ziraat bankasının olduğu yerdir. Ardından, şimdiki Dumlupınar okulunun olduğu yere göç etmişler.

Bilindiği gibi, o zamanlar göçmen, kentin çok dışında, ücra bir yerdi. Bu nedenle, tacizler artınca, atalarımız, kendilerini güvende hissetmedikleri için, şehrin içindeki bugünkü Turgut Reis mahallesine yerleştirilmişler.

Roman halkının büyük çoğunluğu halen burada oturuyor. Ayrıca, bir kısmı Alsancak, bir kısmı da Siteler mahallesinde oturuyor. Ama ana merkez Turgut Reis. Buradaki evlerin tapusu falan yok. Durumu biraz iyi olanlar, Alsancak gibi mahallelere yerleşerek ev sahibi oldular.

Tam burada söze Cemal Moğultekin giriyor:

Ben ilkokula giderken, dedemle birlikte birçok kişi, bugünkü Duygu tıp merkezinin bulunduğu yerden paramızla arsa aldık ve evler yaptırdık. Hepsinin tabusu vardı. Böylece bize ait evlerden oluşan yeni bir mahalle kuruluyordu. Ancak, bunu çekemediler ve orada öylesine taciz edildik ki, sonunda dişimizle, tırnağımızla yaptırdığımız evleri mecburen, yok pahasına satmak zorunda kaldık ve yeniden Turgut Reis’e döndük.

Roman derneği yönetimi kurulu üyesi ve Roman federasyonu kurucu üyesi Günaydın Nurbel anlatmaya devam ediyor:

Babalarımız, dedelerimiz Mersin’de faytonculuk, sepetçilik, çerçilik ve müzisyenlik mesleklerini yaptılar. Bir dönem Hastane caddesi ile İstiklal caddesinin yapımında önemli roller aldılar. Bizler Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmaktan gurur duyuyoruz. En eski Mersinli bizleriz. Bugüne kadar hep dışlandık. Çoğu zaman tacizlere uğradık. Ama biz kendimizi, toplumun diğer kesimlerinden ayrı görmedik.

Bizler Müslümanız ve dinin emrettiği ibadetleri yerine getirmeye çalışıyoruz. Halkımız içinde para bulup hacca giden bile var. Sayıları çok az da olsa aramızdan mühendis ve öğretmen çıktı.

Roman derneğinin kurulmasından sonra, en başta insanlarımızın eğitimi için çalışma yapmaya başladık.

Bu arada madde bağımlılığının önlenmesi için bir proje geliştiriyoruz. Jasmina Lokmanoğlu’nun öncülük ettiği bambu projesi önümüzdeki günlerde sonlanıyor. Benzeri projeler için çalışıyoruz.

Bizim Roman halkı olarak kimseye zararımız yok. Hiçbir zaman ne devletimize ne de toplumun diğer kesimlerine karşı yanlış yapmadık. Atatürk’ü ve cumhuriyetimizi bağlıyız. Tek isteğimiz eğitim, sağlık ve işsizlik sorunlarımızın bir biçimde iyileşmesidir.

Cemal Moğultekin anlatıyor:

Roman halkı olarak bizim kimseyle bir sorunumuz olmadı. Tacizlere uğradığımızda da hep uysal olmaya, sorun çıkarmamaya dikkat ettik. Çevremizde Arap vatandaşlarla birlikte yaşadık, yaşıyoruz. Bir dönem muhtarımız olan Rahmetli Halil Antmen, Romanlarla Arapların barış içinde bir arada yaşaması için çok çaba sarf etti. Onun verdiği destek sayesinde, Arap olan eşimle evlendim. 4 çocuğum var ve çok mutluyum.

Roman halkı olarak insanca yaşamak istiyoruz. Kimseye bir zararımız olmadı, olmaz da.

Evet, Cemal Moğultekin ve Günaydın Nurbel kısaca bunları anlattılar.

Moğultekin ismi sizin de dikkatinizi çekmiştir. Cemal Moğultekin soruma şu yanıtı verdi: “Evet, biz Moğollardan geliyoruz.”

Cemal’in bildiği, anlattığının ne kadarı tarihsel bilgilerle örtüşüyor?

Ayrıca Günaydın Nurbel’in, “Atalarımız 1918 yılında Yunanistan’ınKardiçya bölgesinden İstanbul’a gelmişler ve oradan Atatürk tarafından Anadolu’ya gönderilmişler” sözleri, Atatürk dışında doğru olabilir. Çünkü o yıllarda Atatürk henüz karar verecek durumda değildi.

Ayrıca 1820’li yıllardan sonra hemen her üç - beş yılda bir, Balkanlar’dan geriye, yani bugünkü sınırlara doğru, çeşitli göçler olmuş ve her göç dalgası içinde Romanlar da yer almıştır.

Cumhuriyet sonrası mübadele ile de gelenler olmuştur. Çeşitli yerlerde elde ettiğim bilgileri bir araya getirdiğimde, Mersinli Romanların, Balkan savaşı yıllarında Yunanistan’da gelip, İttihat ve Terakki tarafından önce Karadeniz yani Pontus, sonra güneydoğu Anadolu, yani Kürt ve Ermeniler’e karşı Türklerin yanında yer alacak kitle gücü olarak yerleştirilmiş olma ihtimalleri var.

Nitekim, Güneydoğuda çeşitli Kürt isyanlarına karşı Romanlar, devletin yanında yer almışlardır. Ama bütün bu vatansever tutumlarına rağmen, vatandaş olarak görülmemiş ve bir türlü toprak sahibi olmamışlardır. Örneğin Bulgaristan ve Yunanistan’dan gelen Türk muhacirlere köy ve toprak verilirken, hiçbir yerde Romanlara bu olanak sağlanmamıştır.

Sonuç olarak, Mersinli Romanlar, 2004’ten bu yana örgütlü bir halk olmaya başlamışlardır. AB sürecinin yol açtığı demokratikleşme ve azınlık hakları bilinci, çalışmalarını tetiklemiştir. Şimdi, kendileri adına, kendileri için bilinçlenme ve hem kendilerine hem de Türkiye’ye faydalı olmaya çalışmaktadırlar.

Roman Federasyonu’nun kurulması da bu amaçları için çok önemli bir araç olmuştur.

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde toplam 12 Roman derneği kurulmuştur. Ancak aralarında çeşitli görüş ayrılıkları oluşmuş ve sadece 6 dernek federasyona katılmıştır.

 

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter