İNSAN DENEN VARLIK! KİMDIR, NEDİR, NASILDIR?

Tekamüle Çalışan Varlık Olarak İnsan Dünyadaki varlığını eskisi gibi sürdüremeye ...

4.12.2017 11:25:00

Tekamüle Çalışan Varlık Olarak İnsan

Dünyadaki varlığını eskisi gibi sürdüremeyen, diğerleriyle olduğu kadar doğa âlemiyle etkileşim içine girme çabaları işe yaramayan insan günümüzde radikal bir krizle karşıkarşıyadır. Varlığını sürdürme çabaları bazı sorunlarla tehdit edilen bir yaşam formu veya bir canlı türü, ya ölür, ya nesli tükenerek yok olur, ya da evrimsel bir sıçrama yaparak içinde bulunduğu koşulların sınırlarını aşar. Bunlardan hangi gelecek bekliyor insanoğlunu dersiniz?

Bu gezegendeki yaşam formlarının ilk olarak denizde geliştiğine inanılmaktadır. Henüz karada herhangi bir hayvan yaşamazken, denizler çeşitli canlı türleriyle dolup taşıyordu. Denizde yaşayan bu yaratıklardan biri, bir noktada kuru toprağa çıkmaya yeltenmiş olmalı. Belki ilk başta, sadece birkaç santim sürünebilmiş ve gezegenin müthiş yerçekimi nedeniyle bitap düşerek, bu çekimin hemen hemen hiç olmadığı ve çok daha rahat koşullar altında hayatını sürdürebileceği suya geri dönmüştür. Bu denemesini çok uzun bir zaman süreci boyunca defalarca tekrarlamış olmalıdır. Sonunda, karada yaşamaya uyumlu bir hale gelmiş, yüzgeçlerinin yerini ayaklar, solungaçlarının yerini ise akciğerler almıştır. Ancak bir canlı türünün herhangi bir kriz durumuyla karşılaşmaksızın ve mecbur kalmadıkça, yabancı bir ortamda yaşamaya cüret etmesi ve evrimsel bir dönüşümden geçmiş olması pek muhtemel görünmemektedir. Dolayısıyla balıklar, içinde yaşadıkları büyük bir deniz parçasının ana okyanusla bağlantısının kesilmesi ve suyun binlerce yıl boyunca yavaş yavaş çekilmesi sonucunda kendi habitatlarını terk etmek ve evrimleşmek zorunda kalmış olmalıdırlar.

Bu açıdan bakıldığında insanoğlunun başta düşünce üreten beyin sahibi olması ve zamanla yürüyerek ön ayakların el olarak boşa çıkaran ayak sahibi olması büyük önem taşır. Ön ayakların el olarak boşa çıkması üretimin ve yaratımın ana kaynağı olmuştur. Burada beynin büyük işlevinden sözedilebilir. Ne ki insan beyninin arızalı ve sorunlu olduğu gerçeği hergeçen gün daha da aydınlanmaktadır. Nitekim, insanlık tarihi beynin bizim yüceltiğimiz etiğe ve yaratıma tam uymayan yanlarının olduğunu gösteriyor. Antik çağ bilgelerinin 2,500 yıl önce farkettikleri insan beynindeki işlevsel- bozukluk, bilim ve teknoloji yüzünden daha da artmış, hatta tarihte ilk kez gezegenimizin varlığını tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.

 

Eksiklerini Gidermeye Çalışan Varlık Olarak İnsan

İnsan dört bakımdan eksik bir varlık.

1) İnsan biyolojik olarak eksik bir varlıktır: Çünkü insan daha embiriyonken (fatal biçimde), yani tamamlanmamışken eksik olarak anne karnından dışarı çıkıyor. Böylece, anne karnında tamamlaması gereken süreci dışarda (anne bakımına muhtaç biçimde) tamamlamak zorunda kalıyor. Halbuki diğer hayvanlar doğduktan kısa bir süre sonra anneden ayrılıp doğaya karışıyor. İnsanın erken doğum yapması bir çeşit zorunluluktan kaynaklanıyor. İnsanın da diğer hayvanlar gibi doğduktan sonra ayakları üstünde durabilmesi için anne karnında çok daha uzun üre kalması gerekirdi. Ancak kadının genital yapısı buna uygun değildir. Eğer uzun hamilelikgeçirdikten sonra (9 ay yerine 49 ay) sonrası doğum olsaydı o zaman da hem annenin hem de bebeğin yaşamı tehlikye girecekti. Doğum esnasında hem anne hem bebeği ölüm riski çok yüksek olurdu. Bu durumda insan nesli tükenebilirdi. Doğa neslin devamını sürdürmeyi bir çeşit fatal doğumla (erken doğumla) çözmüştür. Çözmüştür çözmesine ama beraberinde bizim görmediğimiz sosyo psişik sorunlar bırakarak insanın yaşam serüveninde yer etmiştir.  (İnsanın daha sonraki yaşamı boyunca sürdürdüğü tamlık, mükemmelik çabası bu eksiği tamamlama çabasıdır, denebilir.)

2) İnsan duygusal açıdan da eksik doğar: Çünkü biz genellikle insanı iyi bir varlık olarak görür ve düşünürüz. Oysa doğuştan iyi ya da kötü insandan bahsedilemez. İnsan, ruhsal ve duygusal olarak bünyasinde iyiyi barındırdığı kadar kötülüğü de barındırr. İyilik ile kötülük onun ruhunun derinliklerinde hırlaşıp duran iki köpek yavrusu gibidirler. Hangisini beslerseniz o büyür, öne çıkar. Bu yüzden insanoğlunun yaşam macerası kötüyü alt ederek iyiliği galebe çalma mücadelesidir. Kötülüğü mevzi olarak alt edebilir ama zamanda asla yok edemez. Çünkü kötülüğü yok etmek demek, onunla birlikte insanı yok etmek ortadan kaldırmak demek olur. (Bu yüzden, bütün ailelerin, okulların, öğretmenlerin hatta peygamberlerin ve kutsal kitapların çabası ve iddiası insandaki “iyi”yi bulup ortaya çıkarmaktır.)

3) İnsan bedensel olarak eksik doğar: Çünkü hiç bir insan fizyolojik olarak tam değildir. Doğumda olduğu gibi, yeme içime, beslenme ve barınma konularında da böyledir. O diğer hayvanlarla kıyas kabül etmeyecek bir acizliğe sahiptir. Misal herhangi bir hayvan bulduğunu yer, sindirim sistemi onu içerde bünyesine uygun hale getirerek dönüştürür, hayvan da yaşamını buna göre yüksünmeden, mızmızlanmadan, şikayet etmeden sürüdürür. Oysa insan yiyeceğini önce dışarda arar, bulur, pişirir, dönüştürür, süsler, yiyecek hale getirir,  sonra yemeğe çalışır, ki kimi zaman zaman bunca sürece rağmen yediğini beğenmez. Bazen yemekten dolayı zehrlenir, bazen de türlü hastalıklara yakalanır.  Böylece yemek insan için yaşamının en önemli bölümünü oluşturur. (İnsanın yaşam macerası bir yeme içme macerasıdır, denebilir.) Sadece yemek meselesinde değil, bir çok bakımdan insan hayvanla fizyolojik olarak yarışamayacak düzeydedir. Misal barınma. Hayvanlar kışın soğukta yazın sıcakta yaşamlarını şikayetsiz sürdürürler. Çünkü onlar kendilerine uygun ortamları bulur orda yaşarlar. İnsan bencilliği heryeri ele geçirmenin peşinde olarak bulduğu yeri kendine uydurmaya çalışır. Bu yüzden doğanın menbaaını, canlaıların ve en nihayetinde kendisinin yaşam alanlarını tahribe yönelir.

4) İnsan fizyolojik bakımdan da mahçurdur:  Örneğin yeme içme gibi gerekli ve zorunlu ihtiyaçları; sex ve cinsellik gibi gerekli ama zorunlu olmayan ihtiyaçları; kültür sanat gibi ne gerekli ne de zorunlu olmayan ihtiyaçları vardır. Bütün yaşamı bundan doğan adaletsizliği ve anlamsızlığı giderme çabası içindedir. Nietzesche’nin dediği gibi iki büyük sorunu vardır insanoğlunun kavlü beladan beri.. Bunlardan biri anlamsızlık diğeri de adaletsizliktir. Adaletsizliği gidermek için hukuk denen şeyi bulmuş, anlamsızlığı gidermek içinse sanatı bulmuştur.. Ne ki ne hukuka ulaşabilmiş tam olarak, ne de sanat ona.. Mücadele devam ediyor.

5) İnsan tür bakımından iki büyük trajik hikayeye sahiptir:  Hikayelerden biri cinselliğin peşinde geçen koşuşturmalardır. Bunun itici gücü üreme güdüsüdür. Güçsüzlüğünden dolayı devamlı ve gereğinden fazla birleşme ve üreme arzusu türün devamını sağlamaya dönük bir istenci barındırır. Çünkü doğa ve diğer hayvanlar karşısındaki güçsüzlüğünü bu her an birleşmeye hazır bir varlık olarak avantaja çevirrek neslin devamını sağlamıştır. Ama bugün teknoloji artık onu bu noktada rahtlamış görünmekle birlikte bir başka açıdan sonunu hazırlamaktadır. Diğeri ise statü endişesidir. Kendindeki güçsüzlüğü arızalı beyni ile güce dönüştürerek (para, silah makam vb) kısa ömürünü garantiye alma ve diğer hemcinsleri karşısında daha yaşanır ve daha üstün olma güdüsü ile hareket eder.  (Bununla, ölecek, ezilecek, yok olacak ben değil diğeridir, der mefhumu mühalifinden.)  Zaten cinselliği motive eden de güçtür. Yaşlı da olsa erkeğin genç kadın arzusu (çünkü doğurgan olan genç kadındır- kalçalı ve göğslü, kalça rahat ve normal doğum için gereklidir, göğüs de doğduktan sonra bebeği yaşatacak beslenme kaynağıdır); kadının da güçlü erkek arzusu (çünkü dölleme yeteneği genç erkeğindir) bundandır. Bu güç eskiden kas ve sağlıkta sembolleşirken günümüzde yakışıklılık, para sahibi olmak ya da mevki makam da güç kaynağı gibi görülmektedir. Aslında bu kapital dünyasında yabancılaşmanın ulaştığı evreyi gösterir aynı zamanda.  

6) İnsan beyinsel olarak da sorunlu olmakla birlikte işlevsel bozukluğa sahiptir: Şimdi insanı diğer varlıklardan ayıran ve giderek  bu sayede herşeyi denetleyen aklın kaynağı beyin meselesini biraz daha tafsilatlı açıklamaya çalaışalım.

 

Beynin İşlevsel Bozukluğunu Gidermeye Çalışna Varlık Olarak İnsan

İnsan beyni 1914 yılına gelene kadar sadece içten patlamalı motorları icat etmekle kalmamış, bombalar, makineli tüfekler, denizaltılar, alev püskürten makineler ve zehirli gazlar da üretmeyi başarmıştı. Bunlar, zekânın deliliğin hizmetinde kullanılmasına verebileceğimiz sadece birkaç örnek! Almanya’da yaşananlar, İspanya iç savaşı, Kızıl Khmer rejimi döneminde yaşananların yirmibirinci yüzyılda da yaşandığına tanık oluyoruz.. Sadece birbirini yok etmek mi insanoğlunun tek marifeti. Değil elbet. Oksijen üreten ormanların yok edilmesi, bitki ve hayvan yaşamalarına yapılan saldırılar, hayvanların üretme çiftliklerinde insanlık dışı muamelelere maruz kalması ve nehirlerin, okyanusların ve havanın zehirlenmesi gibi, yaşam formlarına ve gezegenimizin kendisine karşı uygulanan eşi emsali görülmemiş vahşet, insanlardaki kolektif bozukluğu gösteren diğer işaretler değil mi?. Kısacası, açgözlülükle hareket eden ve bütünle olan bağının farkında olmayan insanoğlu, kontrol edilmediği takdirde kendi sonunu getirecek davranışlarda bulunmayı sürdürmektir. Hani akıllı varlıktı. Bu akıllılıkla açıklanabilir mi? Bu onun beyninde bulunan bir bozukluktan olmasın mı? Biraz daha sürdürüleim olan bitene bakmayı.

Korku, açgözlülük ve erk hırsı ülkeler, kabileler, dinler ve ideolojiler arasındaki savaşın ve şiddetin arkasındaki psikolojik tetikleyiciler olmakla kalmazlar, aynı zamanda kişisel ilişkilerde sürekli olarak çatışmalar yaşanmasına da neden olurlar. Bunun bir sonucu olarak kendimizi korkudan arındırmak için, dolması mümkün olmayan dipsiz bir kuyu gibi hep fazlasını isteyerek ve yanlış yönlendirilmiş eylemlere girişerek tatmin olmaya çalışırız.

İyi bir insan olmak, iyi bir insan olmaya çalışmakla değil, içinizde zaten mevcut olan iyiyi bulmakla ve bu iyiliğin ortaya çıkmasına izin vermekle mümkün olabilir.

“Esas itibariyle soylu ideallerden esinlenen Komünizm’in tarihi, kendi içsel gerçeklerini, yani bilinç durumlarını değiştirmeden önce dışsal gerçeği değiştirerek yeni bir dünya yaratmak isteyenlerin başına neler gelebileceğini açık bir şekilde göstermektir. İnsan bilincinin köklü bir dönüşümden geçebilmesi mümkündür. Hindu öğretilerinde, bu dönüşüme aydınlanma adı verilir. İsa’nın öğretilerinde, buna kurtuluş, Budizm’de ise ıstırabın sonu denir. Bu dönüşümü tanımlamak için özgürleşme ve uyanış gibi terimler de kullanılmaktadır. İslamda insani kamil, ermiş, evliya gibi terimlerle bu açıklanmaya çalışılır.

İnsanlığın en büyük başarısı sanat, bilim veya teknoloji alanlarında yaratığı büyük eserler değil, kendi bozukluğunu ve deliliğini tanımış olmasıdır. 2,600 yıl önce Hindistan’da yaşamış olan Guatama Siddharta, bu olguyu bütün açıklığıyla gören belki de ilk insandı. Daha sonra, kendisine “aydınlanmış kişi” anlamına gelen Buda unvanı verilmişti. Yalın ve güçlü olan öğretileri kendi müritleri tarafından bile saptırıldı ve yanlış yorumlandı. Müslümanlık kılıçla fetihlere girişti. Hristiyanlık kutsalı haçlı sefrleri kan revana buladı. Musevilik başına gelenin intikamcısı haline geldi.

Sonuç olarak, dinler birleştirici olmaktan çıkıp, büyük ölçüde bölücü güçler haline geldiler. Tüm hayat formlarının tek bir bütün oluşturduğu öğreterek şiddete ve nefrete son vermek yerine, daha çok şiddet ve nefrete getirerek, hem insanları ayrıştırdılar, hem de sadece farklı dinler arasında değil, dinlerin her biri içinde de daha çok bölünmelere neden oldular.

 

Kendi Sonunu Hazırlayan Varlık Olarak İnsan

Bu ideolojileri ve inanç sistemlerini kullanarak, kendilerini “haklı” diğerlerini “haksız’’ çıkarmaya ve böylece diğerlerini öldürmeleri gereken “düşman”, “inançsızlar” veya “kâfirler” olarak tanımlamaya başladılar. Böylece, “Tanrıyı”yı insanın suretinde yaratma gayreti içine girdiler. Ezeli, ebedi, sonsuz ve tanımlamaz olan bir varlık, insanların “benim tanrım” veya “bizim tanrımız” olarak inanması ve tapınılması gereken zihinsel bir puta dönüştürülmüş oldu.

 Bu gidişe karşı kendi içinden muhalifer çıkartmıştır. Mistik akımlar, İslamiyet’teki sufizm, musavilikteki hasidzm ve Kabala, Hinduizm’de büyük tamlık zen felsefesi de böyle doğmuştur. Bu öğretilerin büyük çoğunluğu yerleşmiş geleneklere karşı çıkan, put kırıcı öğretilerdi.

Sadece mitolojilerin değil, ideolojilerin ve inanç sistemlerinin de sonuna geliyoruz. Ben kimim? Ben bunu görebilenim. Düşünceden önce gelen farkındalık ve düşüncenin ( veya duygunun ya da duygusal algılamanın) gerçekleştiği alanım. Eğer insan beynini yapısı değişmeden kalırsa, temelinde aynı olan bir dünyayı, içerdiği tüm kötülükler ve deliklerle birlikte aynen ve tekrar yaratma durumuyla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır.

İnsan hayatı ve insan bilinci gezegenimizdeki hayatla özünde bir bilinç durumu eriyip çözülürken, gezegenin pek çok yerinde eşzamanlı coğrafi ve iklimsel değişiklerin ve doğal afetlerin yaşanması sözkonusu. Nitekim bizler bunların bazılarına tanık olmaya başladık bile.

 

  • PAYLAŞ :
  • Yazdır
  • |
  • Google
  • |
  • |
  • |
  • Digg
  • |
  • Del.icio.us




Kalan karakter